İçeriğe geç
Enes Atalay

Deneme

Tanışma

Bir insanı tek bir işiyle tanımak kolaydır. Beni de çoğu kişi cami ve derslerle tanır; yanlış değil, asıl mesaim orası. Ama tanışma yazısı bu kadarla bitse, blogun geri kalanı anlaşılmaz. O yüzden biraz geriye gideyim.

Sahne ve söz

Hafızlık yıllarım yalnızca ezberle geçmedi. Onlarca sahneye çıktım; programlarda sunuculuk yaptım, şiirler okudum, kompozisyon yarışmalarına katılıp ödüller aldım. Sabahtan akşama Kur'an'la geçen bir günün sonunda sahneye çıkıp bir salonu dinletmek, o yaşta insana bir şey öğretiyor: sözün bir ağırlığı var ve o ağırlık nasıl taşındığına bağlı. Bir metnin nerede duracağını, nerede yükseleceğini, hangi cümlenin sessizlikle bitmesi gerektiğini önce orada öğrendim. Yıllar sonra kürsüde de aynı şeyi yapıyorum, sadece dinleyen değişti.

O yıllarda yazdığım bir metni geçenlerde yeniden okudum. Yedi yıl önce, Mekke'nin fethini anlatıp sonunda gönüllerin fethine bağlayan bir kompozisyon. Ses değişmiş; bugün daha yumuşak yazıyorum. Ama meselenin kurulma şekli aynı kalmış: bir olayı anlat, oradan bugüne köprü at, sonra dışarıya bakmayı bırakıp içeriye dön. Bu blogda da sık göreceksiniz o hareketi; ben bilerek yapmıyorum, öyle düşünüyorum.

Bakmak

Hafta sonları bazen arkadaş grubumla dışarı çıkardık, bazen de aileyle; elimizde makine, sokaklarda uygun kareyi arardık. Hobi olarak başladı ve hâlâ hobi, ama ciddiyeti hiç hobi seviyesinde olmadı; makine de, bakış da baştan beri profesyonel ölçüde. Bir sayfayı yüz kere okuyunca yüz birincide onu artık görmez, bilirsin. Bir sokak da öyle. Fotoğraf, bu körlüğe karşı bir alıştırma oldu benim için. Bugün de bakmayı unutmamak için çekiyorum; iş olsun diye değil.

Ekran

Bilgisayarla işim MSN'in son demlerine, Facebook'un ilk günlerine dayanır. İzlediğim çizgi filmlerin kenarına logo yerleştirmek, çektiğim fotoğrafları o zamanın programlarıyla düzenlemek. Küçük işlerdi ama bir alışkanlık kurdu: elime geçen her aracı, önce ne yapabilirim diye kurcalamak.

O alışkanlık büyüdü. Logo, afiş, video kurgusu derken kurumlar için web siteleri; sonra üyeleri, bağışları, öğrencileri, faturaları takip eden sistemler. Bugün birkaç kurumun her gün açıp kullandığı yazılımlar var; bazıları yıllardır çalışıyor. Benim ölçüm hep bu oldu: yaptığın şey sen unuttuktan sonra da iş görüyorsa, o iş olmuştur.

Bir de bir derneğin basın ve medya tarafını yürütüyorum. Haber, bülten, kampanya metni, sosyal medya. Sahnede sunuculuk yapmış biri için kampanya metni yabancı değil; önce dinleyeni tanırsın, sonra söyleyeceğini söylersin.

Hiç profesyonel eğitim almadım. Saye Medya'dan Bilal Gündoğdu abimden aldığım birkaç derslik yeni nesil gazetecilik eğitimi dışında öğrendiğim her şeyi deneyerek, bozarak ve yeniden yaparak öğrendim. Bu güz ilk kez bunun okulunu okuyacağım: yapay zekâ destekli kodlama ön lisans programına başlıyorum. Yirmi altı yaşında, iki çocukla, cami görevinin yanında. Geç mi? Asla. Ama sayfayı geç açmak, hiç açmamaktan iyidir; bunu da hafızlık öğretmişti.

Bunlar ayrı işler mi?

İnsan bir hocanın kod yazmasını, fotoğraf çekmesini, kampanya kurgulamasını garip bulabilir. Ben hiç garip bulmadım, çünkü bana hepsi tek bir işin dalları gibi geldi. Ezber sabır ister; kod da. Sahne, dinleyeni okumayı öğretir; kampanya metni de. Fotoğraf bakmayı öğretir; vaaz hazırlamak da. Kürsüde anlattığım şey neyse, klavyede yapmaya çalıştığım şey de aynı: dağınık olanı düzene sokmak ve arkada insana faydalı bir şey bırakmak.

Bu blogda bu yüzden tek bir konu olmayacak. Kimi gün bir vaazın hazırlığından, kimi gün bir yazılımın neden çöktüğünden, kimi gün bir derneğin kampanyasından, kimi gün de memleketin hâlinden yazacağım. Konular değişecek; bakan göz aynı kalacak.

Akşam masasına hoş geldiniz.